Sanatı, tarihi ve toplumsal sorumluluğu aynı hikâyede buluşturan Pınar Ayhan, Ankara Life’a verdiği röportajda; Eurovision’dan sahne sanatlarına, şehir hafızasından kırsal kalkın – maya uzanan yolculuğunu anlattı. “Şehirlerin Ecesi Ankara” projesiyle başkentin kültürel mirasını yeniden görünür kılan Ayhan, Ankara Life okurlarına sanatın geçmiş ile gelecek arasında kurduğu güçlü köprünün altını çiziyor. İyi okumalar dileriz.

Röportaj : Şeyma Basut
Geriye dönüp baktığınızda sizi bugünlere taşıyan en belirleyici dönüm noktaları hangileri oldu?
Hayatımın her döneminde farklı alanlarda üretmiş olsam da aslında hepsini birbirine bağlayan ortak bir çizgi vardı: hikâye anlatıcılığı. Üniversitede edebiyat eğitimi almam, ardından televizyonculukla tanışmam ve sahne sanatlarıyla yoluma devam etmem, insanların hayatlarına dokunan hikâyeleri farklı mecralarda anlatma arzusunun bir sonucu oldu. Dönüm noktalarından biri televizyonculuk yıllarımsa, bir diğeri de müzik kariyerimin uluslararası boyuta taşınmasıydı. Son yıllarda ise tarih anlatıcılığı ile sanat üretimini bir araya getirmem, tüm birikimimi aynı potada buluşturdu. Bugün yaptığım işlere baktığımda, aslında yıllar boyunca edindiğim tüm deneyimlerin doğal bir birleşimini görüyorum. Çocukluğumdan itibaren kitaplarla, hikâyelerle ve tarih anlatılarıyla iç içe büyüdüm. Babamın hukuk ve siyaset dünyasıyla, annemin eğitimci kimliğiyle kurduğum temas da topluma karşı sorumluluk duygumu şekillendirdi. Bu nedenle sanat benim için hiçbir zaman yalnızca sahneye çıkmak ya da eser üretmek olmadı; insanı, toplumu ve yaşadığımız coğrafyayı anlamaya çalışmanın bir yolu oldu. Bugün geldiğim noktada, her dönemin beni bir sonrakine hazırladığını görüyorum.
Eurovision süreci size sanatçı kimliği açısından neler kattı?
Eurovision benim için yalnızca bir yarışma değildi; Türkiye’yi uluslararası bir sahnede temsil etmenin sorumluluğunu taşıdığım çok önemli bir deneyimdi. Farklı kültürlerle bir arada bulunmak, müziğin evrensel dilini daha güçlü hissetmemi sağladı. Aynı zamanda Türkiye’nin kültürel zenginliğini dünyaya anlatmanın ne kadar kıymetli olduğunu gördüm. Bugün tarih, kültür ve sanat ekseninde yaptığım çalışmalarda da bu deneyimin izleri vardır. Yerel olanın evrensel bir değer taşıdığına inanıyorum. Eurovision bana sanatçının aynı zamanda bir kültür elçisi olduğunu da öğretti. Sahnede yalnızca kendinizi değil, ülkenizin hafızasını, birikimini ve sesini de temsil ediyorsunuz. O süreçte edindiğim disiplin, uluslararası bakış açısı ve farklı kültürlerle kurduğum bağlar bugün gerçekleştirdiğim projelerde hâlâ yol gösterici olmaya devam ediyor. İnsanların birbirlerini tanıdıkça önyargılardan uzaklaştığını görmek de sanatın birleştirici gücüne olan inancımı pekiştirdi.
Birbirinden farklı görünen kimlikleri ortak noktada buluşturan motivasyonunuz nedir?
İnsan hikâyeleri. İster müzik yapın, ister televizyon programı hazırlayın, ister kitap yazın ya da sahnede tarih anlatın; özünde yaptığınız şey insana dair bir hikâyeyi paylaşmaktır. Ben sanatın yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk taşıdığına inanıyorum. Bu nedenle çalışmalarımda kültür, eğitim, tarih ve sosyal fayda kavramları sürekli iç içe geçiyor. Bir köy okulundaki çocuğun hikâyesiyle, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki bir öğretmenin hikâyesi ya da bugün üretmeye çalışan bir kadının hikâyesi arasında görünmez bağlar vardır. Ben bu bağları görünür kılmayı seviyorum. İnsanların birbirini anlamasına, empati kurmasına ve ortak değerlerde buluşmasına katkı sunabilmek benim için en güçlü motivasyon kaynaklarından biri.
Sanatın geçmiş ile gelecek arasında nasıl bir köprü kurduğunu düşünüyorsunuz?
Toplumlar hafızaları kadar güçlüdür. Eğer geçmişinizi unutursanız geleceğinizi sağlıklı inşa etmeniz de zorlaşır. Sanat, tarih kitaplarında kalan bilgileri duyguyla buluşturarak insanların kalbine taşır. Bu nedenle sanatın yalnızca eğlendiren değil, düşündüren ve hatırlatan bir işlevi olduğuna inanıyorum. Geçmişten gelen deneyimlerin bugüne ışık tutmasını ve geleceğe aktarılmasını sağlayan en güçlü araçlardan biri sanattır. Tarih bize neyin yaşandığını anlatır; sanat ise o yaşananların insanlar üzerinde nasıl izler bıraktığını hissettirir. Bu yüzden sanat, geçmişi bugüne taşıyan canlı bir hafızadır. Özellikle genç kuşaklarla bağ kurarken sanatın gücü daha da belirginleşiyor. Bir tarih kitabında birkaç satır olarak okunan olaylar, sahnede müzik, ışık, duygu ve hikâyeyle buluştuğunda çok daha derin bir etki yaratabiliyor.
Bir hikâyenin izleyicide kalıcı bir etki bırakabilmesi için hangi unsurları taşıması gerekiyor?
Öncelikle samimiyet taşıması gerekiyor. İnsanlar kendilerine ait bir duygu bulabildikleri hikâyelerle bağ kuruyorlar. Tarihi bir olayı anlatırken bile onun içindeki insanı görünür kılmak büyük önem taşıyor. Bunun yanında güçlü bir duygu, sağlam bir araştırma ve estetik anlatım dili bir araya geldiğinde hikâye izleyicinin hafızasında yer ediyor. Bilgi tek başına yeterli olmuyor; duygu ile birleştiğinde kalıcı hale geliyor. Ben sahne çalışmalarımda izleyicinin yalnızca bilgi edinmesini değil, aynı zamanda hissetmesini de hedefliyorum. Bir insan salondan çıktıktan günler sonra hâlâ anlatılan hikâyeyi düşünüyorsa, karakterlerle bağ kuruyorsa ve kendi hayatına dair yeni sorular soruyorsa, o hikâye amacına ulaşmış demektir. Kalıcılık çoğu zaman büyük efektlerden değil, insan ruhuna dokunan samimi ayrıntılardan doğuyor.
Dijital çağda kültür ve sanat üretiminin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Dijital dünya sanatçılara çok önemli fırsatlar sunuyor. Ancak hızın arttığı bir çağda derinlik kaybolma riski de taşıyor. Bu nedenle içerik üretirken dikkat çekmek kadar anlam üretmek de önemli hale geliyor. Genç kuşakların tarih ve kültürel mirasla bağ kurabilmesi için sanatçıların yeni anlatım biçimleri geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Geçmişi bugünün diliyle anlatabilirsek gençler o mirası sahiplenmeye devam edecektir. Bugün birkaç saniyelik içeriklerin milyonlara ulaşabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu durum bir risk olduğu kadar önemli bir fırsat da sunuyor. Önemli olan, teknolojiyi kültürel hafızanın hizmetine sunabilmek. Ben gençlerin tarih ve kültürden uzaklaştığını düşünmüyorum; sadece onlara ulaşma yöntemlerinin değiştiğine inanıyorum. Eğer doğru dili kurabilirsek, gençler geçmişe sandığımızdan çok daha büyük bir ilgiyle yaklaşabiliyor.
“Şehirlerin Ecesi Ankara” projesi nasıl doğdu?
Ankara çoğu zaman yalnızca Cumhuriyet’in başkenti olarak anılıyor. Oysa bu şehir binlerce yıllık bir uygarlık birikimine sahip. Ankara’nın katmanlı tarihini görünür kılmak ve kent kimliğine dikkat çekmek amacıyla bu projeyi geliştirdim. Araştırma sürecinde beni en çok etkileyen şeylerden biri, Ankara’nın Hititlerden Friglere, Roma’dan Selçuklu ve Osmanlı’ya uzanan çok güçlü bir kültürel sürekliliğe sahip olmasıydı. Bu zenginliğin yeterince bilinmediğini görmek projeyi daha da anlamlı hale getirdi. Aynı zamanda Ankara’nın yalnızca idari bir merkez değil, bir fikir ve dönüşüm şehri olduğunu yeniden fark ettim. Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesi ile binlerce yıllık Anadolu birikiminin aynı coğrafyada buluşması son derece etkileyici. Bu proje ile amacım, Ankaralıların yaşadıkları şehre farklı gözlerle bakmalarını ve her gün önünden geçtikleri yapıların, sokakların ve meydanların taşıdığı hikâyeleri yeniden keşfetmelerini sağlamaktı.
Bu projeyle vermek istediğiniz temel mesaj nedir? Yeni şehir hikâyeleri gelecek mi?
Temel mesajım şu: Yaşadığımız şehirleri yalnızca bugünün mekânları olarak değil, geçmişten bize emanet edilmiş kültürel miras alanları olarak görmeliyiz. Bir şehri sevmek, onun hikâyesini bilmekle başlar. Evet, farklı şehirlerin hikâyelerini de anlatmayı düşünüyorum. Türkiye’nin her köşesi insanlık tarihine katkı sunmuş büyük hikâyeler barındırıyor. Bu hikâyeleri sanatın diliyle görünür kılmak, önümüzdeki dönemde de en önemli hedeflerimden biri olacak. Çünkü şehirler yalnızca binalardan ve caddelerden oluşmaz; insanların hayalleriyle, mücadeleleriyle, başarılarıyla ve hatıralarıyla şekillenir. Anadolu’nun her şehrinde anlatılmayı bekleyen sayısız hikâye olduğuna inanıyorum. Örneğin Ankara benim doyduğum, büyüdüğüm, karakterimin ve hayat görüşümün şekillendiği şehir. Diyarbakır ise doğduğum şehir; ailemin, çocukluğumun, köklerimin ve hafızamın şehri. Fiziksel olarak nerede yaşarsam yaşayayım, Diyarbakır ile kurduğum bağı hiçbir zaman koparmadım. Bir gün onun çok katmanlı tarihini, kültürel zenginliğini ve insan hikâyelerini de sahneye taşımayı çok isterim. Aynı şekilde Bolu, annemin doğup büyüdüğü şehir olarak benim için ayrı bir anlam taşıyor. Hatay ise yalnızca tarihsel ve kültürel mirasıyla değil, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “şahsi meselem” dediği şehir olması nedeniyle de çok özel bir yere sahip. Ben bütün şehirlerimizin doğru, hakkaniyetli ve derinlikli biçimde anlatılmayı hak ettiğine inanıyorum. Çünkü bir ülkenin hikâyesi, aslında o ülkenin şehirlerinin hikâyelerinin toplamıdır.
Hayatınızı Farkındalığın Gücü Derneği, Diyarbakır Kültür ve Tanıtma Vakfı ve Tohumluk Vakfı gibi önemli sivil toplum kuruluşlarına vakfetmiş durumdasınız. Özellikle Tohumluk Vakfı ile kırsal kalkınmayı önceleyen çalışmalar yürütüyor, Türkiye’nin dört bir yanında köylerde çocuklarla, kadınlarla ve çiftçilerle bir araya geliyorsunuz. Bu çalışmalar size ve topluma sizce ne kazandırıyor?
Sivil toplum benim için yalnızca bir gönüllülük alanı değil; vatandaşlık sorumluluğunun doğal bir uzantısı. Sahneye çıktığınızda insanlara duygu aktarabilirsiniz, kitap yazdığınızda düşünce aktarabilirsiniz; ancak sahadan uzak kalırsanız toplumun gerçek ihtiyaçlarını görme riskiniz ortaya çıkar. Bu nedenle yıllardır sivil toplum çalışmalarını hayatımın merkezinde tutuyorum. Özellikle Tohumluk Vakfı bünyesinde yürüttüğümüz çalışmalar bana Türkiye’nin gerçek gücünün insanında saklı olduğunu yeniden yeniden gösteriyor. Bir köy okulundaki çocuğun gözlerindeki merakı, üretmeye çalışan bir kadının azmini, toprağını terk etmeden yaşamını sürdürmeye çalışan çiftçinin direncini gördüğünüzde umudunuz büyüyor. Kırsal kalkınma aslında yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Eğitimdir, fırsat eşitliğidir, kadınların güçlenmesidir, gençlerin yaşadıkları yere umutla bakabilmesidir. Bir çocuğun dijital beceri kazanması da, bir kadının üretime katılması da, bir çiftçinin bilgisini geliştirmesi de aynı kalkınma hikâyesinin parçalarıdır. Bu çalışmaların bana kazandırdığı en önemli şey ise insanı tanımak oldu. Türkiye’nin dört bir yanında gördüğüm dayanışma, üretkenlik ve mücadele azmi bana her zaman ilham veriyor. Toplum açısından baktığımda ise küçük dokunuşların büyük dönüşümler yaratabildiğine inanıyorum. Bir iyilik tohumu doğru toprağa düştüğünde yalnızca bir insanın değil, bazen bir ailenin, bir köyün, hatta gelecek kuşakların hayatını değiştirebiliyor. Bizim bütün çabamız da aslında bu tohumların filizlenmesine katkı sunabilmek.
Yaşadığınız hayatta biriktirdiğiniz tecrübelerinizle gençlere vermek istediğiniz bir mesaj var mıdır?
Gençlere söylemek istediğim ilk şey, dünyayı değiştirmeye kendilerinden başlamalarıdır. Dünyayı sağaltmak, yaşadığınız küçük toplumu sağaltmakla mümkündür. Yaşadığınız toplumu sağaltmak ise önce kendi içinizde kurduğunuz dengeyle başlar. Bu yüzden önce kendimize saygı duymayı, onurlu yaşamayı, dürüst olmayı ve sevgiyle yola çıkmayı öğrenmeliyiz. Ardından ailemizi, çevremizi, yaşadığımız şehri, ülkemizi ve nihayet dünyayı daha güzel bir yer haline getirmek için emek vermeliyiz. Biz çok özel bir tarihin mirasçılarıyız. Tarih ve kader, bu millete dünyada çok az topluma nasip olacak büyüklükte bir önder, bir devlet adamı ve bir asker armağan etti: Mustafa Kemal Atatürk. O’nun işaret ettiği yol; aklın, bilimin, çalışmanın, doğruluğun, vicdanın ve insan sevgisinin yoludur. Aradan geçen onca zamana rağmen onun ortaya koyduğu ilkelerin hâlâ geleceği aydınlatabilmesinin nedeni de budur. Anadolu, aynı zamanda Yunus Emrelerin, Mevlânâların, Hacı Bektaş Velilerin, Hacı Bayramların, Pir Sultan Abdalların yurdudur. Bu topraklar, iyiliği insanın ruhuna işleyebilen büyük gönül insanları yetiştirmiştir. Bizler dünyaya barış, huzur, kardeşlik ve insan sevgisi taşımış bir medeniyetin çocuklarıyız. Bunun kıymetini bilmek ve bu mirasa layık olmak zorundayız. Ve belki de en önemlisi şudur: Hayatın sonunda insanın geriye dönüp baktığında gurur duyacağı şey sahip oldukları değil, dokunabildiği hayatlar olacaktır. Bu nedenle gençlere tavsiyem; iz bırakmaya değil, değer üretmeye çalışmalarıdır. Çünkü gerçek izler, zaten değer üreten insanların ardından kendiliğinden kalır.
